TRANSLATION TEST FROM EXAMS

 

 

 

  • For Ethiopia, a country of nearly 45 million people, preserving agricultural land is a matter of life and death.
    1. Etiyopya’da nüfusun 45 milyona yaklaşması, ülkenin tarım alanlarını tehdit eden bir durumdur.
    2. Yaklaşık 45 milyon nüfuslu Etiyopya için, tarım alanlarının korunması bir ölüm kalım meselesidir.
    3. 45 milyon nüfuslu Etiyopya’da hem doğum hem de ölüm oranı çok yüksektir.
    4. 45 milyon nüfuslu Etiyopya’da insanların yaşaması veya ölmesi tarım alanlarının verimli kullanılmasına bağlıdır.
    5. 45 milyon insanın yaşadığı Etiyopya’da ölüm oranını azaltmak için tarıma büyük önem verilmektedir.

(ÖYS 1992)

  • The child has been deprived of affection for so long that she hardly knows how to respond to love.
    1. Çocuk, çok uzun süredir herkesten uzak yaşadığı için sevgiye ve şevkate karşılık veremiyor.
    2. Çocuk şefkatten o kadar uzun zaman yoksun kalmış ki sevgiye nasıl karşılık verebileceğini bile tam bilmiyor.
    3. Çok uzun süre şefkatten yoksun kalmış bir çocuğun sevgiye nasıl karşılık vereceğini bilmesi çok zor.
    4. Uzun zaman şefkat görmeden yaşamış bir çocuk, sevgiye karşılık veremez.
    5. Sevgiye nasıl karşılık vereceğini bilmeyen bir çocuğun çok uzun zaman şefkat görmemiş olduğunu anlamak zor değildir.

(ÖYS 1992)

  • Dünyanın sıcaklığındaki son değişmelerin nedenlerinden biri de ozon tabakasındaki deliktir.
    1. The recent hole in the ozone layer is partly the result of changes in the world’s temperature.
    2. As the global temperature has changed, one can expect, a hole in the ozone layer.
    3. One of the reasons for the recent changes in the world temperature is the hole in the ozone layer.
    4. One of the reasons for the hole in the ozone layer is the worldwide changes in temperature.
    5. One of the holes in the ozone layer has been caused by sudden changes in the global temperature.

(ÖYS 1992)

  • Komisyon, bakteri düzeyi belirli bir sınırı aşan peynirlerin satışını yasaklamak için yeni bir öneri üzerinde çalışıyor.
    1. The commission is working on a new proposal to ban the sale of cheeses with a bacterial level above a certain limit.
    2. The new proposal of the commission is that cheeses with a high bacterial level should not be on sale.
    3. Owing to the high bacterial level of certain cheeses, a commission is at present working on a proposal to ban all sales.
    4. A commission is working to lift the ban on the sale of cheeses with a bacterial level of above a given limit.
    5. The commission has been working on a new project to limit the sale of cheeses with a considerably high bacterial level.

(ÖYS 1992)

  • Famine and disease continue to claim hundreds of lives each day despite stepped-up efforts by the United Nations.
    1. Birleşmiş Milletler, tüm gayretine rağmen açlık ve hastalığın her gün yüzlerce can aldığını kabul etmektedir.
    2. Birleşmiş Milletlerin artan gayretlerine rağmen, açlık ve hastalık her gün yüzlerce can almaya devam etmektedir.
    3. Açlık ve hastalığın her gün yüzlerce can almasına rağmen, Birleşmiş Milletlerin hala yardımı hızlandırmadığı bilinmektedir.
    4. Birleşmiş Milletlerin yardıma devam etmesine rağmen, açlık ve hastalıktan ölenlerin sayısı yüzleri aşmıştır.
    5. Her gün yüzlerce kişinin açlık ve hastalıktan ölmesine rağmen, Birleşmiş Milletler hala yeterli yardımı sağlayamamıştır.

 (ÖYS 1993)

  • New housebuilding should not mean the disappearance of the playing fields and green spaces which every town and city needs.
    1. Yeni konut yapımı, her kasaba ve şehrin gereksinim duyduğu oyun sahalarının ve yeşil alanların yok olması anlamına gelmemelidir.
    2. Konut yapımında çalışmaya yeni başlayanların ilk dikkat edeceği şey, kasaba ve şehirlerin gereksinimi olan oyun sahalarına ve yeşil alanlara dokunmamaktır.
    3. Konut yapımıyla uğraşanlar, kasaba ve şehirlerdeki oyun sahalarına ve yeşil alanlara dokunulmaması gerektiğini bilmelidir.
    4. Her yeni konut yapımıyla birlikte kasaba ve şehirlerimizin oyun sahaları ve yeşil alanlarında azalma görülmektedir.
    5. Kasabalar ve şehirler planlanırken yeni konut alanlarında oyun sahalarına ve yeşil alanlara gereksinim duyulacağı unutulmamalıdır.

(ÖYS 1993)

  • Son on yılın en önemli gelişmelerinden biri de feminist hareketin yeniden canlanmasıdır.
    1. The significance of the revival of the feminist movement was only recognized a decade ago.
    2. It is significant that there has been a revival of the feminist movement during the last ten years.
    3. There was a noticeable increase in interest in the feminist movement ten years ago.
    4. The revival of the feminist movement a decade ago was the most significant trend of the period.
    5. One of the most significant developments of the last decade has been the revival of the feminist movement.

(ÖYS 1993)

  • Yıldızların davranışlarımızı etkilediğine dair hiçbir kanıt olmamasına rağmen, astroloji gittikçe popüler oluyor.
    1. Astrology suddenly became more popular when it became evident that the stars affect our behaviour.
    2. Astrology is becoming increasingly popular although there is no evidence at all that the stars affect our behaviour.
    3. Obviously more people would be interested in astrology if they knew that the stars affected our behaviour.
    4. The way the stars affect our behaviour is the most popular reason for studying astrology.
    5. The popularity of astrology continues to increase as it has been established that our behaviour is influenced by the stars.

(ÖYS 1993)

  • The food industry in England spends 4.5 million pounds sterling a year on advertising to persuade people to buy its products.
    1. Reklamlar sayesinde insanların ürünlere rağbet etmesi İngiltere’nin besin endüstrisine bu yıl 4,5 milyon sterlinlik kar sağlamıştır.
    2. İngiltere’deki besin endüstrisinin gelişebilmesi, her yıl insanların ürünleri satın almasını sağlayan 4,5 milyon sterlin tutarındaki reklamlara bağlıdır.
    3. İngiltere’deki besin endüstrisi, insanları kendi ürünlerini almaya ikna etmek için reklama yılda 4,5 milyon sterlin harcamaktadır.
    4. İngiltere’de insanların bu yıl besin endüstrisi ürünlerine 4,5 milyon sterlin ödemesi reklam konusu oldu.
    5. Bu yıl İngiltere, besin endüstrisi ürünlerinin başka ülkelere satışı için reklamlara 4,5 milyon sterlin ayırdı.

(ÖYS 1994)

  • Brazil produces only one fifth of the 1.8 million barrels of oil that it consumes every day.
    1. Brezilya’da her gün tüketilen 1,8 milyon varil petrolün yalnız beşte biri ithal edilmektedir.
    2. Brezilya, her gün tükettiği l ,8 milyon varil petrolün yalnız beşte birini üretmektedir.
    3. Brezilya’da her gün üretilen 1,8 milyon varil petrolün yalnız beşte biri tüketilmektedir.
    4. Brezilya, sadece günlük tüketimin beşte biri olan 1,8 milyon varil petrolü üretebilmektedir.
    5. Her gün 1,8 milyon varil petrol tüketen Brezilya, bunun sadece beşte birini ithal edebilecek imkanlara sahiptir.

(ÖYS 1994)

  • Pek çok Afrika köyünde erkekler, zamanlarının ve enerjilerinin çoğunu avlanmak için harcamaktadırlar.
    1. In many African villages, hunting takes up much of the men’s time and energy.
    2. Many of the men in African villages waste a lot of their time and energy on hunting.
    3. A lot of time arid energy is spent in the African villages by the men who could be out hunting.
    4. In many African villages the men spend most of their time and energy hunting.
    5. The men in many African villages have nothing better to do with their time and energy but hunt.

(ÖYS 1994)

  • Bu ulaşım sisteminin uzak bölgelere yiyecek taşımak için gerçekten yeterli olduğundan emin değilim.
    1. I am not sure that this transport system is actually adequate to carry food to the remote areas.
    2. The transport system whereby food is carried to the remote areas does not seem to be working.
    3. The system by which food is being transported to the remote parts doesn’t impress me as being at all efficient.
    4. I cannot believe that such a transport system can be relied on to get food to the remote parts of the country.
    5. You will have to convince me that such a system can be capable of transporting food to the remote areas safely and quickly.

(ÖYS 1994)

  • Onlar ne derse desin, mücadeleden vazgeçmeyeceğiz.
    1. It’s just as they said, the struggle must continue.
    2. It doesn’t matter what they say, we’ve struggled enough already.
    3. The struggle will go on whatever anyone says.
    4. No matter what they say, we shall not give up the struggle.
    5. In spite of what they say, the struggle cannot be avoided.

(ÖYS 1995)

  • Sorunu ele alıştaki etkili yöntemine hayran olmaktan kendimi alamadım.
    1. I couldn’t help admiring her effective manner in dealing with the problem.
    2. I wouldn’t have admired the manner in which she dealt with the problem unless it had been effective.
    3. Efficiency in dealing with problems is something I always admire.
    4. The ability to cope with problems efficiently is an admirable quality.
    5. She has a rare ability for coping with difficulties which I can’t help admiring.

(ÖYS 1995)

  • The sales campaign was so successful that the profits for the year nearly doubled.
    1. Kampanya öylesine başarılıydı ki yıl içinde satışlardan sağlanan kâr hızla arttı.
    2. Satış kampanyası o kadar başarılıydı ki yıllık kâr neredeyse iki katına çıktı.
    3. O kadar başarılı bir kampanya düzenledik ki yıllık satış kârımız kat kat arttı.
    4. Satış kampanyasında öylesine başarılıydık ki bu yılki kârımız beklenenden yüksek oldu.
    5. Kampanyalı satışlarda öylesine başarı elde ettik ki yıl içi kârımız kat kat yükseldi.

(ÖYS 1995)

  • The suspect was soon convicted as there was so much evidence against him.
    1. Aleyhindeki kanıtlar ortaya konur konmaz sanık cezalandırıldı.
    2. Sanığın aleyhine o kadar çok kanıt vardı ki mahkeme onu hemen cezalandırdı.
    3. Aleyhteki kanıtların çok olması nedeniyle, sanık oldukça ağır bir cezaya çarptırıldı.
    4. Sanık aleyhindeki kanıtlar o kadar çoktu ki suçlu bulunmaması olanaksızdı.
    5. Aleyhine çok kanıt olduğu için, sanık hemen suçlu bulundu.

(ÖYS 1995)

  • One of the aims of this interview is to assess whether or not you are the right person for the job.
    1. Bu görüşmenin tek amacı, iş için ne derece uygun olduğunuzu belirlemektir.
    2. İş için doğru kişilerden biri olup olmadığınıza görüşme sonunda karar vereceğiz.
    3. Bu görüşmenin amaçlarından biri, iş için doğru kişi olup olmadığınızı değerlendirmektir.
    4. Bu iş için doğru kişiyi bulup bulamamak, yapılacak görüşmelere bağlıdır.
    5. Görüşmeler, iş için doğru kişi olup olmadığınızı değerlendirmek için yapılıyor.

(ÖYS 1996;

  • Sometimes you can’t know exactly where the danger will come from.
    1. Bazen tehlikenin tam olarak nereden geleceğini bilemezsiniz.
    2. Bazen nerenin tehlikeli olduğunu önceden bilmek mümkün değildir.
    3. Bazen tehlikenin nereye yönelik olduğunu tam olarak söyleyemezsin.
    4. Bazı tehlikelerin nereden geleceğini her zaman
    5. Tehlikeler bazen beklenmedik yerlerden gelebilir.

(ÖYS 1996;

  • Kişi karmaşık ve zor bir durumla karşılaştığında, hep bir kaçış yolu arar.
    1. A complex arid difficult situation should be faced; there’s no use in trying to run away.
    2. There is no way one can escape from a really complex and difficult situation.
    3. When one faces a complex and difficult situation one always looks for a way of escape.
    4. Even a difficult and complex situation is better faced than avoided.
    5. Anyone who has faced a difficult and complex situation has looked for a way of escape.

(ÖYS 1996)

  • Son araştırmalar daha etkili üretim yöntemlerine ihtiyaç duyduğumuzu ortaya koymuştur.
    1. More effective systems of research are essential if production is to be improved.
    2. According to recent research, more effective methods of production are being introduced.
    3. More effective systems of production can be expected as an outcome of recent research.
    4. Recent research aims to discover more effective methods of production.
    5. Recent research has shown that we need more effective methods of production.

(ÖYS 1996)

  • Şiirlerinde hep toplumsal konuları ele alıp almayacağını söylemek için çok erken.
    1. I would say that all his poems are concerned with social issues.
    2. It is too early to say whether he will always deal with social issues in his poems.
    3. In his early poems, as I have said, he always deals with social matters.
    4. It has been said that social issues are the main subject of his early poems.
    5. It is still too soon to say whether he will discuss social issues in his poetry.

(ÖYS 1997)

  • Tartışılan konu o kadar karmaşık ve kapsamlıydı ki her konuşmacı kendisine tanınan süreyi aştı.
    1. The topic under discussion was so complex and comprehensive that each speaker exceeded the time allotted to him.
    2. Though the topic they were discussing was rather vague and far-reaching, none of the speakers needed more than the time allowed them.
    3. Though the subject they were discussing was neither complicated nor controversial, each speaker asked for extra time.
    4. Owing to the complicated and controversial nature of the subject under discussion, nobody managed to finish on time.
    5. Though the material covered was original and demanding, the speakers managed to keep within the time allotted.

(ÖYS 1997)

  • Romantik akımın öncülerinden olan Rousseau, gençlerin eğitimi ile yakından ilgilenmiştir.
    1. The education of the young was a subject of first importance for Rousseau and other leaders of the Romantic movement.
    2. Rousseau, the main leader of the Romantic movement, was particularly interested in educating the young.
    3. Rousseau, one of the forerunners of the Romantic movement, was closely concerned with the education of the young.
    4. Rousseau and other leading members of the Romantic movement recognized the need to educate the young.
    5. The education of the young really gained importance in the time of Rousseau and the Romantic movement.

(ÖYS 1997)

  • If only you had read his report before it was submitted to the committee, you would have realized how prejudiced he was against the minorities.
    1. Onun raporunu kurula sunulmadan önce okumuş olsaydın, azınlıklara karşı ne kadar önyargılı olduğunu anlardın.
    2. Onun azınlıklara karşı ne kadar kin beslediğini, kurula sunduğu raporunu okuyarak hemen anlayabilirdin.
    3. Onun raporunun kurula sunulmadan önceki halini okumuş olsaydın, azınlıklardan ne derece nefret ettiğini açıkça görürdün.
    4. Azınlıklara karşı ne derece saldırgan olduğunu anlamak için, onun raporunu kurula sunulmadan önce okumalıydın.
    5. Onun kurula sunulan raporunu okusaydın, azınlıklara karşı neden düşmanca davrandığını kolayca anlardın.

(ÖYS 1997)

  • The spacecraft “The Voyager”, which reached Jupiter in 1979 and Saturn in 1980, made many major discoveries possible, thus increasing our knowledge of both planets a thousand-fold.
    1. Uzay aracı “The Voyager” 1979’da Jüpiter’e, 1980’de Satürn’e yaptığı uçuşlar sonucu her iki gezegenle ilgili bilgilerimizi binlerce kat artıran birçok önemli keşiflerde bulunmuştur.
    2. 1979’da Jüpiter’e ve 1980’de Satürn’e ulaşan uzay aracı “The Voyager”, pek çok önemli keşiflerin yapılmasını sağlamış, böylece her iki gezegen hakkındaki bilgilerimizi bin kat artırmıştır.
    3. Uzay aracı “The Voyager”ın 1979’da Jüpiter’i, 1980’de Satürn’ü keşfetmesinden bu yana, bu gezegenler hakkındaki bilgilerimiz her geçen gün bin kat artmaktadır.
    4. Uzay aracı “The Voyager” ile yapılan önemli keşifler sonunda, 1979’da Jüpiter. 1980’de de Satürn gezegeniyle ilgili bilgilerimiz binlerce kat artmıştır.
    5. Jüpiter’de 1979’da, Satürn’de de 1980’de yapılan ciddi keşifler, uzay aracı “The Voyager”ın bu gezegenlere yaptığı yolculuklar sonucu bize sağladığı bilgilerle mümkün olmuştur.

(ÖYS 1997)

  • The sudden increase in the number of books in the library is directly related to the new director.
    1. Kütüphanedeki kitapların sayısındaki ani artış, doğrudan doğruya yeni müdürle ilgilidir.
    2. Yeni müdürün gelmesi ile kütüphanedeki kitap sayısının aniden artması, aynı zamana rastlamıştır.
    3. Kütüphanedeki kitapların sayısındaki hızlı artış, yeni bir müdürün atanmasına bağlanıyor.
    4. eni müdür geldikten sonra kütüphanedeki kitapların sayısında ani bir artış oldu.
    5. Kütüphanedeki kitap sayısı, yeni müdürün isteği doğrultusunda hızla arttırıldı.

(ÖYS 1998)

  • Many critics think that his new novel is an excellent contribution to the list of distinctive novels of the last ten years.
    1. Çoğu eleştirmen, son on yılın romanları listesinde onun yeni romanının seçkin bir yeri olduğunu düşünüyor.
    2. Onun yeni romanının son on yılın en çok satılan romanlar listesine girebileceği, pek çok eleştirmen tarafından kabul ediliyor.
    3. Bazı eleştirmenlere göre, onun yeni romanı son on yılın romancılığına mükemmel bir katkıda bulunmuştur.
    4. Çoğu eleştirmen, onun yeni romanının son on yılın seçkin romanlar listesine mükemmel bir katkı olduğunu düşünüyor.
    5. Pek çok eleştirmen, son on yılın seçkin romanları listesinde onun yeni romanı kadar mükemmelinin olmadığına inanıyor.

(ÖYS 1998)

  • Bazı tarihçiler, 1970’leri, Batıda yeni bir kültürel değişimin başlangıcı olarak görürler.
    1. Some of these historians looked for a new cultural exchange for the West during the
    2. Some historians consider the 1970s to be the beginning of a new cultural transformation in the West.
    3. The cultural scene in the West during the 1970s inspired some of these historians.
    4. These historians are starting work on the new cultural transformation that was witnessed in the West in the
    5. Early in the 1970s some of the historians realized that a cultural transformation was starting to take place in the West.

(ÖYS 1998)

  • Another method, used to prevent large avalanches, is to dislodge snow masses on mountainsides before they can grow big and become dangerous.
    1. Dağ yamaçlarındaki kar yığınlarının dağıtılması büyük çığları engellemenin bir başka yoludur, ama bu yöntemin tehlike büyümeden uygulanması gerekir.
    2. Büyük çığlara engel olmak için kullanılan bir başka yöntem, dağ yamaçlarındaki kar yığınlarını, büyüyüp tehlikeli olmadan yerlerinden oynaünakür.
    3. Dağlardaki kar yığınları, büyüyüp tehlikeli hale gelmeden yerlerinden hareket ettirilirse, bu yöntem büyük çığları engelleyebilir.
    4. Büyük çığlara engel olmada kullanılan bir başka yöntem, dağ yamaçlarında bulunan kar yığınları tehlikeli olmaya başladıklarında bunlara müdahale etmektir.
    5. Dağların sırtlarında oluşan kar yığınları büyümeden ve tehlikeli olmadan önce dağıtılırsa, bu yöntem büyük çığların meydana gelmesini engeller.

(YDS 1999)

  • Carl Sandburg, known as the “Chicago Poet”, spent most of his life in Illinois, where he had been born, though he travelled extensively around the country.
    1. “Şikago Ozanı” olarak bilinen Carl Sandburg, ülke içinde çok seyahat etmiş olsa da yaşamının çoğunu, doğmuş olduğu Illinois’de geçirdi.
    2. Ülke içinde uzun seyahatlere çıkmış olan Carl Sandburg, yaşamının büyük bir bölümünü doğup büyüdüğü Illinois’de geçirdiği için “Şikago Ozanı” olarak tanınmıştır.
    3. Carl Sandburg, yaşamının çoğunu ülkeyi baştan başa dolaşarak geçirmiş olsa da Illinois’de doğduğu için “Şikago ozanı” olarak bilinir.
    4. Yaşamının tamamını, doğup büyüdüğü Illmois’de geçiren Carl Sandburg “Şikago Ozanı” olarak tanınmış ve ülke içinde sık sık seyahat etmiştir.
    5. Carl Sandburg, ülke içinde pek çok kez seyahate çıkmış ise de yaşamının çoğunu doğum yeri Illinois’de geçirdiği için “Şikago Ozanı” olarak tanınmıştır.

(YDS 1999)

  • Dağcılar için sıcak bir karşılamanın olmaması, bizi biraz düş kırıklığına uğrattı.
    1. We were a little disappointed that there was not a warm welcome for the climbers.
    2. We were rather disappointed to find that the climbers had not received a very warm welcome.
    3. As the climbers did not receive a warm welcome, they were most disappointed.
    4. We were terribly disappointed when we discovered that the climbers had not been welcomed warmly.
    5. Since the climbers were not warmly welcomed, we were extremely disappointed.

(YDS 1999)

  • Senin yerinde olsam, birçok gereksiz tartışmaya neden olabileceği için bu makaleyi reddederdim.
    1. This article would be sure to cause a great deal of controversy, so I suggest you reject it right away.
    2. I think you should reject this article which I am sure will cause a lot of controversy.
    3. If I were you, I would turn down this article as it could cause a great deal of unnecessary controversy.
    4. Since this article is likely to cause much controversy, I advise you to turn it down.
    5. If you don’t turn down this article you will find yourself involved in a most unpleasant controversy.

(YDS 1999)

 

  • In her short stories that are set in the Southern states at about the turn of the century, Katherine Anne Porter describes a way of life that is gone.
    1. Katherine Anne Porter, Güney eyaletleriyle ilgili kısa öykülerinde, yüzyılın başlarında geçen bir yaşamdan söz eder.
    2. Katherine Anne Porter, yüzyılın başlarında Güney eyaletlerinde geçen kısa öykülerinde, kaybolmuş bir yaşam biçimini anlatır.
    3. Katherine Anne Porter, Güney eyaletleriyle ilgili kısa öykülerinde, yüzyılın başlarına dayanan bir yaşam biçimini tasvir eder.
    4. Katherine Anne Porter’ın kısa Öykülerinde tasvir edilen yaşam, yüzyılın başlarında Güney eyaletlerinde geçer.
    5. Yüzyılın başlarında Güney eyaletlerinde geçen yaşam biçimi, Katherine Anne Porter’ın kısa öykülerinde anlatılmaktadır.

(YDS 2000)

  • Under the burning sun of the Mediterranean basin, the ancient Greeks, Romans and Egyptians harvested salt through evaporation from the sea, on a scale sufficient for their daily needs.
    1. Akdeniz bölgesinin yakıcı güneşi altında, eski Yunanlılar, Romalılar ve Mısırlılar, günlük gereksinimlerini karşılamak amacıyla buharlaştırma yöntemiyle denizden tuz üretiyorlardı.
    2. Eski Yunanlılar, Romalılar ve Mısırlılar, Akdeniz havzasının kızgın güneşi altında, denizden buharlaştırma yoluyla, günlük gereksinimleri için yeterli ölçüde tuz elde ediyorlardı.
    3. Eski Yunanlılar, Romalılar ve Mısırhlar’ın, günlük gereksinimlerini karşılamak için, Akdeniz bölgesinin yakıcı güneşi altında, buharlaştırma yoluyla denizden tuz ürettikleri bilinmektedir.
    4. Günlük gereksinimlerim karşılamak için eski Yunanlılar, Romalılar ve Mısırlılar, Akdeniz’in kızgın güneşi altında, buharlaştırma yöntemiyle, denizden yeterince tuz elde edebiliyorlardı.
    5. Akdeniz havzasının yakıcı güneşi altında, günlük tuz gereksinimlerini karşılamak için eski Yunanlılar, Romalılar ve Mısırlılar buharlaştırma yöntemini kullanmışlardır.

(YDS 2000)

  • Thomas Wolfe, ilk romanının 1929’da yayımlanması üzerine, kendi kuşağının en çok gelecek vaat eden yazarlarından biri olarak görüldü.
    1. When his first novel was published in 1929, Thomas Wolfe was regarded as one of the most talented writers of his generation.
    2. Upon the publication, in 1929, of his first novel. Thomas Wolfe was considered to be one of the most promising writers of his generation.
    3. As soon as his first novel was published in 1929, Thomas Wolfe was acclaimed as one of the best writers of his generation.
    4. With his first novel, which was published in 1929, Thomas Wolfe won the respect of his own generation and the next one.
    5. One of the most promising writers of his generation was Thomas Wolfe, whose first novel was published in

(YDS 2000)

  • Dünyanın en önde gelen dilbilimcilerinden biri olan Eugene A. Nida, ilkel toplulukların dilleri ve lehçeleri alanında uzmanlaşmıştır.
    1. Eugene Nida, one of Üıe foremost linguists in the world, has specialised in the field of the languages and dialects of primitive communities.
    2. The famous linguist Eugene Nida is especially interested in the field of the languages and dialects of primitive communities.
    3. One of the best linguists in the world is Eugene Nida, who has specialised in the field of the languages and dialects of primitive communities.
    4. His specialisation in the field of languages and dialects of primitive communities is what has put Eugene Nida among the foremost of the world’s linguists.
    5. One of the best-known linguists in the world is Eugene Nida since he has specialised in the field of the languages and dialects of primitive communities.

(YDS 2000)

  • Poetry, which is as universal as language, has for centuries been written and read by all kinds of people everywhere.
    1. Şiir, yüzyıllar boyunca her yerde, her türlü insan tarafından yazıldığı ve okunduğu için dil kadar evrenseldir.
    2. Dil gibi şiir de o kadar evrenseldir ki her türlü insan tarafından, her yerde yazılmış ve her zaman okunmuştur.
    3. Dil kadar evrensel olan şiir, yüzyıllardır her yerde, her türlü insan tarafından yazılmış ve okunmuştur.
    4. Yüzyıllardır dünyanın her yerinde ve her toplumda yazılıp okunan şiir, dil gibi evrenseldir.
    5. Şiir de dil gibi yüzyıllar boyunca evrensel kabul edilmiş, her yerde ve herkes tarafından yazılıp okunmuştur.

(YDS 2001)

  • The parliaments of the member states of the European Union agreed on the use of a single currency to be known as ‘the Euro’.
    1. ‘Euro’, Avrupa Birliği’ne üye devletlerin, kullanımı üzerinde anlaştığı tek para birimi olarak bilinmektedir.
    2. ‘Euro’, Avrupa Birliği’ne üye devletlerin parlamentolarının, kullanımı üzerinde anlaşabildiği tek para birimidir.
    3. Avrupa Birliği’ne üye devletlerin parlamentoları, kullanacakları tek para birimini ‘Euro’ olarak adlandırma konusunda anlaşmışlardır.
    4. Avrupa Birliği’ne üye devletlerin parlamentoları, kullanımı üzerinde uzlaştıkları tek para birimini ‘Euro’ olarak adlandırmışlardır.
    5. Avrupa Birliği’ne üye devletlerin parlamentoları, ‘Euro’ olarak bilinen tek bir para biriminin kullanımı üzerinde anlaştılar.

(YDS 2001)

  • Balkan yarımadası, önemli tarım veya sanayi kaynaklarına sahip olmamasına rağmen, Avrupa ile Asya arasındaki kara köprüsünün bir parçası olması nedeniyle pek çok çatışmaya sahne olmuştur.
    1. Though the Balkan Peninsula has neither agricultural nor industrial resources, it is part of the land bridge between Europe and Asia and so has been fiercely contested.
    2. The Balkan Peninsula has been the scene of much fighting not on account of its agricultural and industrial resources, but because it is a part of the land bridge between Europe and Asia.
    3. Though the Balkan Peninsula has no important agricultural or industrial resources, it has been the scene of many conflicts because it is a part of the land bridge between Europe and Asia.
    4. In considering the reasons for the conflicts in the Balkan Peninsula, the agricultural and industrial resources of this region are unimportant compared to the fact that it is the land bridge between Europe and Asia.
    5. It is not so much the agricultural and industrial resources of the Balkan Peninsula that gave rise to the fighting there, as its position as the land bridge between Europe and Asia.

(YDS 2001)

  • Bilimsel bilgiyi üslup güzelliğiyle birleştiren Amerikalı biyolog Rachel Carson, çok takdir edilen kitaplar yazmıştır.
    1. The books of the American biologist Rachel Carson have, with their fluent style in combination with their scientific approach, received much praise.
    2. Rachel Carson is an American biologist who has written some very popular books on science in an attractive style.
    3. The books Rachel Carson, an American biologist, has written have been praised for their scientific content and their fluent style.
    4. The American biologist Rachel Carson, who combines scientific knowledge and beauty of style, has written books which have been much appreciated.
    5. Rachel Carson, who is an American biologist, has written books that have been much appreciated for their scientific content and their superb style.

(YDS 2001)

 

ANSWERS

1.B   2.B      3.C      4.A     5.B       6.A     7.E     8.B      9.C      10.B

11.D  12.A    13.D   14.A   15.B     16.E    17.C   18.A    19.C    20.E

21.B   22.A    23.C    24.A   25.B     26.A   27.D   28.B    29.B    30.A

31.A   32.C    33.B    34.B   35.B     36.A   37.C   38.E    39.C    40.D

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *